Pandemi sürecinde ‘yapılan aşı ve PCR testi’ baskısına
direnen avukatlar, Türkiye Avukatlar Platformu adı altında toplandı. Sakarya
Barosu Av. Ülkü Çakır’ın Elegant Cafe de düzenlediği basın toplantısına Sakarya
Barosu Av. Onur Engin, Kocaeli Barosu Av. Şeref Gönenli, İstanbul Barosu Av.
Ayşenur Doğrul ve İstanbul Barosu Av. Mehmet Emre Sert de yer aldı. Toplantıda birbirinden
önemli konulara değinildi.
Salgın sürecindeki alınan tüm tedbirler’in Anayasaya aykırı olduğu belirtilen
toplantıda avukatlar yapılması
gerekenleri şu şekilde sıraladı;
- Anayasaya aykırı yasaklar derhal kaldırılmalı
- Hiçbir dayanağı olmayan, aşı olmayanlara yönelik PCR
test zorlaması kaldırılmalı
- Hiçbir faydası olmayan aksine yan etkileri daha fazla
olan, Sağlık Bakanlığının ilaç ve tedavi protokolü derhal sona erdirilmeli,
hekimlerin bağımsız teşhis ve tedavi yetkileri geri verilmelidir
- DSÖ ile yapılan anlaşma derhal feshedilmeli,
bağımsızlığımız geri alınmalıdır.
- DSÖ nün talimatlarına uyulmaması, aşı sonrası meydana
gelen ölüm ve yan etki mağdurlarının sayısının açıklanması sağlanmalıdır.
‘’Ekonomik faaliyetler güvenli hukuk ortamında
gelişir’’
Ekonomik sıkıntılara da dikkat çekilen toplantıda şu
ifadelere yer verildi; ‘’Bugünlerde ekonomik krizler, fiyat artışları ile karşı
karşıyayız. Geldiğimiz bu sıkıntılı durumun sebebi aslında, öncelikle hukuk
çizgisinden sapmamızdan kaynaklanmıştır. Hukuka ve adalete güven azalmışsa, o
toplumda her türlü huzursuzluklar ortaya çıkmaya başlar. Hepimizin bildiği
gibi, iki yıldır bütün dünyayla birlikte covit19 süreci yaşamaktayız. Ölümcül
bir virüsün bütün dünyaya yayıldığı iddiasıyla ilk etapta maske, mesafe ve hes
koduyla tanıştık. Daha sonra da , bilim kurulu üyeleri de dahil, birçok bilim
adamı, doktorun, üretimi için en az üç-dört yıllık süre gerektiğini belirttiği,
faz çalışmaları yapılmamış, üretici firmanın, Türkiye’de acil onam kodu bile
almadığını belirttiği aşı süreci başlamıştır.
‘’Bu yasaklar kanunlar ile konulmadı’’
Bu süreçte yer yer birbiriyle çelişen pek çok yasaklar
uygulamaya konuldu. Ülke genelinde kapanmalar yaşandı. Hukuk sistemimizde, temel hak ve
özgürlüklerin kanunla sınırlanabileceği kabul edildiği halde bütün bu hak
ihlalleri genelgeler eliyle yapılmaktadır. Prof. Kemal Gözler’in anlatımıyla Türk
hukukunda gerileme dönemi her yıl ağırlaşarak devam ediyor. Her yıl hukukta
gerilemenin yeni türlerine şahit oluyoruz. Her yıl, bir yıl önceki durumu arar
hâle geldik. İki yıldır genelgelerle
temel hak ve hürriyetlerin sınırlandığını bizzat yaşadık. Bu yasaklar; kanunla
konulmadığı gibi, cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya bakanlar kurulu kararı ile
de getirilmedi.
‘’Genelgelerle Vatandaşa yönelik uygulamalar
konulamaz’’
Türk Hukukunda kanunlar hiyerarşisi bellidir. Kanunlar
hiyerarşisi içinde yer almayan ve sadece kamu kurumlarının kendi iş işleyişi
konusunda sınırlı yol gösterici olması gereken GENELGELERLE yapılmıştır.
Genelgelerle doğrudan vatandaşlara yönelik uygulamalar konulamaz.
Hele hele, anayasal güvenceye alınmış çekirdek haklar olan
yaşam hakkı ve vücut bütünlüğü haklarını hiç dokunulamaz.
Bu açıdan öncelikle, seyahat, çalışma, eğitim gibi temel hak
ve özgürlükleri zedeleyen kısıtlamaların biran önce kaldırılması gerekir.
Salgın Sürecini DSÖ Yönetmektedir
Salgın sürecini yönetmek üzere; Bilim Kurulu adıyla bir
kurul oluşturuldu. Ancak salgın süreci bu kurul tarafından değil, DSÖ
tarafından yönetilmektedir. Onların talimatları sorgusuz sualsiz
uygulanmaktadır. Üstelik DSÖ İstanbul ofisinin tüm giderleri de ülkemiz
tarafından karşılanmaktadır. Ülke ekonomisi için kambur olan ve
bağımsızlığımızı kısıtlayan bu ofisin derhal kapatılması ve yapılan anlaşmanın
feshi gerekmektedir.
Biz bize yeteriz
Sadece ekonomik yardım gündeme geldiğinde “bizbize yeteriz”
sloganı akıllara geldi. Oysa salgın sürecini yönetirken de bu aklımıza
gelmeliydi. DSÖ’nün talimatlarına veya Bilim Kurulu adlı dün başka bugün başka
konuşan, birbiriyle çelişen kararlar alan kurumlara ihtiyacımız yok.
Bilim kurulu kendini feshetmiştir
İki yıldır millet olarak bilim kuruluna teslim olmuş
durumdayız. Ancak geldiğimiz noktada çıkan olumsuz sonuçlardan, bu kurul
üyeleri sorumluluk kabul etmemektedir. Yetki varsa sorumluluk da olması
gerekir. Eğer bilim kurulunun yetkisi yoksa o halde bu kararları kim
almaktadır.
Bilim kurulu üyeleri dahi, kendi görüşlerinin dikkate
alınmadığını söylemektedirler. Bir bilim kurulu üyesinin, covid-19 tedavisinde
kullanılan ilacın etkisiz olduğunu bildiklerini ve bunu kurulda dile
getirdikleri halde dinletemediklerine dair beyanları medyada yer almıştır.
Üstelik bu ilacın hiçbir faydası olmadığı halde, halen testi
pozitif çıkanlara kutu kutu ilaç dağıtılmaktadır.
Bu çelişkili uygulamalar, aslında bilim kurulunun kendi
kendini feshettiğini ve işlevsiz bir hale getirdiğini açıkça ortaya
koymaktadır.
Aşı değil aşı adayı
‘’Bilim kurulu üyeleri de dahil, birçok bilim adamı,
doktorun, üretimi için en az üç-dört yıllık süre gerektiğini belirttiği, faz
çalışmaları yapılmamış, üretici firmanın, Türkiye’de acil onam kodu bile
almadığını belirttiği aşı süreci başlamıştır.
Aşı sürecinin başlamasıyla birlikte, ülkemiz ve tüm dünyada
ani gelişen ve nedeni belirsiz kalp krizleri, felçler, beyin kanamaları, yüz
felçleri, nörolojik sorunlar, durgunluk, yorgunluk hissi, muhakeme yeteneğinde
zayıflama, özellikle genç erkeklerde miyokardit gibi çok ciddi yan etkiler gözlemlenmeye
başlamıştır. Fakat Sağlık Bakanlığı, hiçbir veri tabanı oluşturmamış, aşılı
hiçbir vatandaşı takip etmemiş, hiçbir sağlık sorunu olmayıp aşıdan sonra
hayatını kaybetmeye varan sonuçlar aşıyla ilişkilendirilmemiş ve veriler de
kaydedilmemiştir. Halbuki bu veriler Avrupa Ve ABD’de tutulmakta, halkın
bildirim konusunda bilinçli olmaması sebebiyle en az on katı fazla olduğu
düşünülmektedir. Eldeki verilerin onda biri bile aşıların derhal piyasadan
çekilmesi için yeterli görülmektedir.’’
Biz De Merak Ediyoruz: Aşının İçinde Ne Var?
Aşı tereddüdü yaşayan ve aşı olmak istemeyenler, çeşitli
açıklamalarla itibarsızlaştırılmaya çalışılmıştır. Aşı karşıtı, bilim karşıtı,
düz dünyalı gibi yakışıksız sözler söylenmiştir. Biri de çıkıp “köpekler gibi
aşılanacaksınız” diyerek milletimizi aşağılamıştır.
Önce risk grubu aşılandığı takdirde krizi aşarız dedikleri
halde sonra yeni doğan bebekleri bile aşılama çabasına girişmişlerdir.
Her gün zorunlu aşı çağrısı yapılmaktadır. Hatta insanların
polis ve asker gücüyle aşıya zorlanması çağrısı yapanlar bile vardır. Üstelik
de pek çok marka varken sadece bir firmanın aşısı üzerinde bu kadar
yoğunlaşmaları bizi de şüpheye düşürmüştür.
Yenidoğan bebeği bile aşılamaya çalıştığınıza göre biz de
merak ediyor ve soruyoruz:
Gerçekten bu aşıların içinde ne var? da neden bu kadar
zorunlu yapmaya çalışıyorsunuz?
PCR, HES Kodu ve Maske Dayatması Da Kabul Edilemez
Vakaların artışı, aşılamanın artmasından sonra meydana
gelmiştir.
İnsanların çalışma, seyahat, eğitim hakları
engellenmektedir. Akraba ziyaretleri engellenmiş, aile bireyleri aynı evde ayrı
yaşar duruma getirilmiştir.
HES KODU, dijital vatandaşlığın alt projesi olarak
uygulamaya konulmuştur. Örneğin, protesto gösterisi yapan kişiler bir anda riskli
duruma getirilebilmektedir. Bu şekilde yapılacak dijital kısıtlama ve
kontrollerin sonu gelmeyecektir.
Bu dayatmaların sonu DİJİTAL KÖLELİK düzenidir
PCR testlerinin güvenilmez sonuçlar verdiği açıkça
ortadadır. Kişileri pcr testine zorlamanın altında yatan saik, kişileri aşıya
mecbur etmektir. Toplum sağlığı ile ilgisi olmayan bu dayatmalara da biran önce
son verilmelidir.
Sağlıklı kişinin hele hele saatlerce maske takmasının hiçbir
faydası yoktur. Aksine zararı vardır. Kişiler korkusundan açık havada bile
maske takar duruma gelmiştir. Gelişme çağındaki ilköğretim çocukları, saatlerce
maske ile durmak zorunda bırakılmıştır. Evet eğitğm önemli, ama, çocuk gelişimi
ve sağlığı daha önemli.
Çocuk yaşta oksijen yetersizliği nedeniyle oluşacak gelişim
bozuklukları telafi edilemez.
Yeniden Kapanmalar Konuşuluyor
Onarılması zor bir ekonomik kriz ve üretim darboğazında
iken, yine kapanmalar dile getirilmeye çalışılmaktadır. Bugüne kadar alınan tüm
tedbirler hukuka aykırı olduğu gibi, bundan sonra yine genelgelerle ve
vatandaşların ekonomik zararını gidermeyen tüm tedbirler hukuka aykırı
olacaktır.
Salgın döneminde uygulanan bazı tedbirler fırsatçıların
işine yaramış, ekonomik büyüme yaşamışlardır. Oysa küçük esnaf ve özellikle
gündelik işlerle geçimini sürdürenler, çiftçilerimiz ciddi ekonomik sıkıntılar
içinde kalmıştır.
Hukuksal ve Anayasal Çizgiye Davet
Konu toplum sağlığını aşmış, ANAYASAYI İHLAL EDER, ANAYASAL
DÜZENİ ASKIYA ALIR bir hale gelmiştir. Savaş durumunda bile kısıtlanamayacak
hakların özüne müdahale edilmektedir.
















