Görüşlerine başvurduğumuz Sakarya
Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi (TÜRKMER) Müdürü Prof.
Dr. Köksal Şahin; Türk devletlerinin uluslararası bir teşkilat çatısı altında işbirliği
ve dayanışma için bir araya gelmesini küreselleşmeyle oluşan yeni çevresel şartlar
göz önüne alındığında isabetli bir jeopolitik hamle olarak değerlendirmekte. Bu
tarz yapılanmaların sert ve yumuşak güç unsurlarında istenilen düzeyde olmayan devletler
için bileşik güç şeklinde bir reel egemenlik artışı sağlayacak model olduğunun
altını çizen Şahin’e göre; bu doğrultuda AB ve BRICS gibi başarılı modellerin
ardından Türk inisiyatifinin de sahne aldığını ifade ediyor.
TÜRKMER müdürü Prof. Dr. Köksal
Şahin’in bu gelişmeye yönelik altını çizdiği hususlar şu şekilde:
2009’da kurulan Tük Dili Konuşan
Ülkeler İşbirliği Konseyi’nin (Türk Konseyi) geçtiğimiz hafta İstanbul’da
düzenlenen 8. Devlet Başkanları Zirvesi’nde “Türk Devletleri Teşkilatı” adını
alarak daha geniş kapsamlı bir uluslararası teşkilata dönüşme kararı alması yankı
uyandıran bir siyasal gelişme oldu. Her
şeyden önce bağımsız Türk devletlerinin bir çatı altında toplanma iradesinin en
üst düzeyde yani devlet başkanları zirvesinde ortaya konması altı çizilmesi
gereken bir husustur. Bu süreç doğru planlanarak, soğukkanlı bir şekilde yürütülürse
daha doğrusu akılcı güç (smart power) şeklinde bir kurumsallaşma bu çatı
altında sağlanabilirse sadece Türk Dünyası açısından değil küresel ölçekte güç
dengelerini etkileyebilecek bir süreç yaşanabilir.
Türkiye özelinde konuya
yaklaşıldığında ise; zaten Türk Konseyi’nin son 5 yılda giderek etkinleşmesi Türkiye’nin
kendini daha rahat hissettiği, akrabalık bağlarının güçlü olduğu ve enerji
zengini olan Türk Dünyası coğrafyasına yöneleceğini haber vermekteydi. Bu
noktada Türkiye’nin Türk ve akraba toplulukların bulunduğu jeopolitik
havzalarda kabul görme düzeyinin, ülke olarak çekiciliğinin yüksek olduğuna da değinmek
gerekir. Üstelik bu coğrafyalarda Türkiye’nin iki binli yılların ilk on yıllık
periyodunda enerjisini yoğunlaştırdığı Ortadoğu’da olduğu gibi radikal gruplar,
kan davası haline gelmiş uluslararası sorunlar da söz konusu değil. Türk
Dünyası Türkiye açısından işbirliği ve entegrasyonun çok daha rahat ve verimli
sürdürülebileceği bir saha. Tüm bunlara bakarak Türkiye için önümüzdeki dönemde
kuzey jeopolitiğinin yani Balkanlar, Karadeniz havzası, Kafkasya ve Merkezi Asya
(Türkistan) bölgelerinin giderek ön plana çıkacağı şeklinde bir öngörü de
bulunmak mümkün.
Sakarya Üniversitesi Türk Dünyası
Uygulama ve Araştırma Merkezi müdürü Şahin’in altını çizdiği bir diğer hususta;
Türk Dünyası özelinde AB ve BRICS örneklerinde olduğu gibi, bileşik güç doğrultusunda
bir strateji izlenmesi, Türk ülkelerindeki dış işleri, ekonomi ve milli savunma
bürokrasilerinin küreselleşmeyi iyi okuduğunu göstermekte. Bu da Türk
Dünyasındaki yetişmiş insan gücü adına umut verici bir gösterge. Türk Devletlerinin
bir çatı altına gelmesi olgusal küçülmenin yaşandığı, bilgi ve inovasyonun
başlıca güç kaynağı haline geldiği günümüz şartlarında doğru bir bölgesel
entegrasyon hareketi görünümünde. Soğuk Savaş sonrası kurulan Türk devletleri doğal
kaynaklara sahip ama yumuşak ve katı güç noktasında henüz yetersiz durumda olan
ülkelerdir. “Türk Devletleri Teşkilatı” özellikle bu ülkeler için bir gelişim,
işbirliği, tecrübe ve pazar alanı oluşturacaktır. Ayrıca bu birliktelik, küreselleşme
ve teknolojik devrimin oluşturduğu yeni şartlarda bağımlı devlet olmama adına da
doğru bir strateji. Her biri bağımsızlığını muhafaza ederek reel egemenlik
alanını genişletecek ve güç unsurlarına yönelik kurumsal tecrübenin içinde yer
alacaklar. Türkiye bu süreçte Batı dünyası ile olan ilişkileri, demokratik
tecrübesi, çok sayıda üniversitesi, hizmetler sektöründeki gücü, dış politika
ve savunma alanındaki tarihsel birikimiyle bileşik güce katkı sunabilecek
merkezi ülke pozisyonunda.
Türk Konseyi’nin İstanbul Zirvesi’nde
alınan; işbirliği kuruluşunun ötesine geçerek inisiyatif alabilen devletlerarası
bir teşkilata dönüşme kararı, aynı zamanda motivasyon ve kararlılık içeren bir
adımdır. “Türk Konseyi” 2009 yılında Nahcivan antlaşmasıyla bir işbirliği
teşkilatı olarak kurulmuştu. Artık “Türk Devletleri Teşkilatı” olarak işbirliğinin
ötesinde, küresel gelişmelerin, bölgesel sorunların birlikte değerlendirileceği,
geleceğe yönelik ortak stratejilerin geliştirileceği bir kurumsallaşma yolculuğu
başlamış durumda. Bundan böyle teknoloji, bilimsel bilgi üretimi, dış politika,
savunma, güvenlik, enerji, finans ve kültürel alanlarda Türk devletleri arasında
entegrasyonun artacağı öngörülebilir. Bu noktada öncelikle stratejik yol
haritasının iyi belirlenmesi gibi zor bir aşamadan başarıyla geçmek gerekiyor. Yani oluşum aşamasında sert ve yumuşak gücün
ötesinde tüm bunları iyi planlamayı içeren bir akılcı güç (smart power) kurumsallaşmasının
temini çok önemli. Nitekim “Türk Dünyası
2040 Vizyon Belgesi” uzun vadeli ana taslak olarak ortaya konulmuş durumda.
Bu arada bir başka önemli hususta
1995’den bu yana daimi tarafsızlık statüsünde olan Türkmenistan’ın gözlemci
ülke olarak Türk Devletleri Teşkilatı’na katılması olmuştur. Daimi tarafsızlık
statüsünden dolayı devletlerarası teşkilatlara asıl üye olarak katılmayan bu
ülke Türk Konseyine karşı da çekingen davranmaktaydı. Bu noktada 2018’den beri
gözlemci üye olarak bu sürecin içinde olan Macaristan’ın durumuna da değinmek
gerekir. Türk Devletleri Teşkilatı Macaristan ile Avrupa’dan Asya’ya uzanan bir
derinlik kazanmaktadır. Zaten Macaristan Başbakanı Viktor Orban da bu
organizasyon içinde yer almalarını; tarihsel yakınlık (soydaşlık) kadar Orta
Avrupa ile Orta Asya’yı birbirine bağlama hedefiyle açıklamaktadır. Vişegrad (V4)
Bloğu olarak ifade edilen; Macaristan, Polonya, Çekya ve Slovakya’nın Türk
devletleri ile yakın ekonomik ve bilimsel ilişki içine girmesi planlar arasında
yer alıyor. Bu husus Türk insiyatifine yeni bir anlam ve derinlik katmaktadır. Buradan
hareketle Asya ve Avrupa arasında köprü olmanın Türklerin jeopolitik yazgısı
olduğu söylenebilir. “Türk Devletleri Teşkilatı” sayesinde Doğu ve Batıyı
kucaklayan yeni bir birlikte yükselme ve işbirliği hikâyesi oluşturulabilir. Bu
şekilde dayanışmacı ve barışçıl bir bloğun oluşması paylaşımcı (potansiyel)
küreselleşmeci bakış açısıyla alternatif bir küreselleşme sürecinin de
başlangıcı olabilir. Rusya bunu bir süredir Yeni Avrasyacılık şeklinde deniyor
ama inandırıcı ve samimi bulunmadı. Şimdi sıra Türklerde.
















